Dünyaca ünlü Türk ressamlar ve tabloları: Bir ressam, bir eser

27 Şubat Dünya Ressamlar Günü’nde, Kaplumbağa Terbiyecisi’nden Tophane’ye, Sara’dan Uzun Yürüyüşe… Resim sanatının en ünlü 13 Türk ressamı ve en bilinen eserleriyle bir yolculuğa çıkıyoruz.

1. Osman Hamdi Bey (1842-1910) “Kaplumbağa Terbiyecisi”

Dünyaca ünlü Türk ressamlarını derlediğimiz yazımızın ilk sırasında Kurbağa Terbiyecisi tablosuyla ün salan Osman Hamdi Bey yer alıyor. 1842 yılında İstanbul’da doğan arkeolog ve ressam Osman Hamdi Bey, Sanayi-i Nefise Mekteb-i Âlisi’nin (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin kurucusudur. 1860’da hukuk öğrenimi için Paris’e giden Osman Hamdi Bey, resme olan tutkusu sebebiyle Paris Güzel Sanatlar Yüksek Okuluna devam etti ve dönemin ünlü ressamları Jean-Léon Gérôme ve Gustave Boulanger’den dersler aldı. Arkeoloji alanında yaptığı çalışmalar ile yurt dışında tanınmaya başlayan Osman Hamdi Bey; Fransız, Alman, Yunan, İspanyol çevrelerince madalya ve nişanlarla ödüllendirildi.

Kaplumbağa Terbiyecisi, Osman Hamdi Bey’in 1906 ve 1907 yıllarında iki farklı versiyonunu çizdiği tablosudur. İki versiyon arasındaki temel fark, 1906 versiyonunda 5, 1907 versiyonunda 6 kaplumbağa olmasıdır. Osman Hamdi Bey’in bu tablosu, özellikle ilham kaynağına dair net bilgilerin olmadığı dönemde, geri kalmış bir toplumu çağdaşlaştırmaya çalışan bir aydının yorgun hâlini anlattığı şeklinde yorumlanmıştır.

2. Hoca Ali Rıza (1858-1930) “Göl Kenarı”

Hoca Ali Rıza, saray bahçelerinden çıkıp bir empresyonist gibi kırlarda ve sahillerde resim yapan ilk Türk ressamıdır. Ayrıntılara gösterdiği özen ve renk bilgisi onun üslubunu farklı kılan noktalardır. Resimde şiirsel bir üslup vardır. Bu resimde olduğu gibi tüm manzara resimlerinde maviler ve yeşiller ağırlıktadır. Resimlerinde figürü boyut belirleyici olarak kullanır.

Hoca Ali Rıza, hiç Avrupa’ya gitmemiş olmasına ve empresyonizmi görmemesine karşın resmine batılı bir tarz katmıştır.

3. Şeker Ahmet Paşa (1841-1907) “Narlar ve Ayvalar”

Geometrik açıdan sepetteki ayva ve narların dizilişi, birbirleriyle oluşturduğu kompozisyon resmin en dikkat çekici özelliğidir. Resmin gerçekçi duruşu, renklerin birbiriyle uyumunda önemlidir. Şeker Ahmet Paşa’nın resimlerindeki renk zenginliği, doğadaki gerçekliği verme kaygısı, onu doğa lirizmi diyebileceğimiz bir üsluba yaklaştırdı.

Paris’te Louvre Müzesi’ne hayatta iken resmi kabul edilen ilk Türk ressamıdır. Resimlerinde değişik bir perspektif anlayışı vardır. Daha çok natürmort resimleri ile bilinir.

4. İbrahim Çallı (1882-1960) “Üsküdar”

Ressam Roben Efendi’den resim dersleri alan Çallı, Şeker Ahmet Paşa’nın önerisi üzerine 1906 yılında şimdiki adı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olan dönemin Sanayi-i Nefise Mektebi’ne girdi. Altı yıllık okulu üç yılda bitirdi.

Türk resminde, İbrahim Çallı ve arkadaşları, “1914 Kuşağı Türk Ressamları”, “Türk İzlenimcileri” ve  “Çallı Kuşağı” olarak anılırlar. Çallı, resim alanında batı anlayışına yönelik bir sürece girilmesinde önemli itici güçlerden birisi olmuştur. Çalışmalarının tümünde gözlemlenen izlenimci anlayış, Avrupa’nın resim uygulamalarında görülen izlenimcilik akımının kurallarını sıkı sıkıya uygulamaktan çok, kendine özgü bir karakter sergilemiştir. Bu karakter Çallı’nın kompozisyonu oluşturan unsurların seçiminde ve resimsel dili oluşturmasındaki tavrı ile ortaya çıkmaktadır.

Üsküdar tablosunun önemi, ressamın paletindeki tüm renkleri ustalıkla kullanmasıdır. Resme baktığınızda, kendinizi Çallı ile beraber Üsküdar’da o yıllarda dolaşır gibi hissedersiniz.

5. Bedri Rahmi Eyüboğlu (1911-1973) “Tophane”

Bedri Rahmi Eyüboğlu, görsel sanatların farklı dallarından pek çok eser bıraktı. Bu tablo, ressamın izlenimcilik etkisini net olarak ortaya koyar.

Avrupa kültürünü takip eden İstanbul’da modernizmin simgesi olmayı amaç edinen kalabalığı, sanat yakınlığı, gece yaşamı, kahve kültürüyle 1900-1950 arasında semt kültürüne sahip olan Tophane, Bedri Rahmi ve arkadaşlarının uğrak yeri. Canlı ve parlak renkleri tercih eden ressam, sağ tarafa yerleşip, oval cephesi ve açık rengiyle eserin kırılma noktasını direkt vererek dikkat çekmek istemiştir.

6. Mahmut Cûda (1904-1987) “Sara”

Mahmut Cûda’nın az sayıda nü çalışmasından biri olan resme, pembe elbise giydirmesinin öyküsü ilginçtir. 1929 yılında yaptığı üç nü tablodan birine pembe volanlı elbise, 1931’de evlendiği eşi Nazıma Hanım’ın Akademi Balosu’nda giydiği elbisedir.Cûda, çok sevdiği eşiyle ilk karşılaşmasında üzerinde gördüğü bu elbiseyi nü tablosunun üzerine giydirir. Peki nü tablosunu yaptığı Sara kim? O dönemde, Akademi’de çalışan modellerden biri. Aslında ressamın natürmortları çokça bilinse de, bu tablosu çok etkileyici.

 

7. Fikret Mualla (1903-1967) “Caz Orkestrası”

Kendi hayatı her ne kadar acı, hüzün, hastalık, alkol gibi zorluklarla dolu olsa da bütün yapıtlarında yaşama sevinci hakimdir. Resimde, Fikret Mualla coşkulu bir müzikal ortamı yakalamayı başarmıştır. Desen ve gözlem ustası Mualla, Paris’te Henry Matisse’nin renk kullanımından etkilendi, dışavurumcu akımın etkisi altına girdi. Öznelliğe ağırlık verip gerçekliğe bağlı kalmamak. Renkli kağıtlar üzerine guaj ile yaptığı resimler onun imzasıdır adeta. Cazcıları resmettiği çok sayıda resmi vardır. Neticede bir ressamın bir dönemi, bir kenti, bir tarzı nasıl belleklerde iz bırakacak şekilde işleyebileceğini gösteren ilginç temalardandır.

 

8. Nuri İyem (1915-2005) “Üç Güzeller”

Nuri İyem, mahur, güzel, çekingen, melankolik, utangaç kadınlarla bizi sarmalar. Bu kadın yüzleri, hem çocukken kaybettiği ablasının hayali imgesi hem de zamanı aşan ikonik bir sembol olarak Nuri İyem sanatının önemli bir örneğidir. Üç Güzeller teması, Yunan ve Roma mitolojisinde karşımıza çıkar. Bu üç tanrıça, neşe, görkem, övünç adlarıyla güzellik, doğa, cazibe, yaratıcılık ve doğurganlığı temsil eder. İyem’in de Anadolu kadınına övgü dolu gözlerle baktığı bellidir bu resmiyle.

9. Abidin Dino (1913 – 1993) “Uzun Yürüyüş”

Çok yönlü bir kültür adamı olan Abidin Dino, çağdaş Türk resminin öncülerindendir. Türk resim tarihinde D Grubu ve Yeniler Grubu adlarıyla anılan sanat topluluklarının öncülerinden oldu. Türkiye’nin yanı sıra Fransa, Cezayir, ABD gibi ülkelerde sergiler açmış, yurt dışında Fransa Plastik Sanatlar Birliği Onursal Başkanlığı, New York Dünya Sanat Sergisi Danışmanlığı gibi görevler üstlendi.

Abidin Dino, sanatın her dalında gösterdiği çalışmalarla çağdaş kültürün gelişmesinde çok çaba harcamış bir sanatçıdır. Dino, aslında hayatı boyunca çizdiği, bir nevi kartvizit işlevi gören el ve parmak çizimleriyle bilinir. Picasso’nun deyimiyle en düzgün el ve parmak çizen iki kişiden biridir.

Ünlü şair Nazım Hikmet, Dino’nun tablosu için şu şiiri kaleme almıştır:

“Bu adamlar, Dino,

ellerinde ışık parçaları,

bu karanlıkta, Dino,

bu adamlar nereye gider?

Sen de, ben de, Dino,

onların arasındayız,

biz de, biz de, Dino,

gördük açık maviyi.”

10. Mihri Müşfik Hanım (1886-1954) “Peçeli Kadın”

Türkiye’de çağdaş resim çalışmalarını ilk başlatan kadın ressamdır. Özellikle portreleriyle tanındı. Tanınmış kişilerin portrelerini yaptı. Portresini yaptığı kişiler arasında Mustafa Kemal Atatürk ve Papa XV. Benedictus de vardır. Kız öğrencilerin devam ettiği bir Güzel Sanatlar Akademisi olan İnas (Kız) Sanayi Nefise Mektebi’nin ilk kadın yöneticisi oldu, pek çok kadın ressamın yetişmesine emeği geçti.

Peçeli Kadın portresinde sarı renk yüzey üzerine çalışılan eser, suluboya gibi renk sorununun ve formun hızlı çalışılmasını gerektiren bir teknikte, sanatçının ne kadar ustalaştığına örnek teşkil eder. Figürün fizyonomisini hızla kavrayışı ve uygulayabilmesi Mihri Müşfik’in resim yeteneğinin boyutlarını gösterir. Yan cepheden çalışılan kadın portresinde, açık turuncu, kahverengi ve siyah tonlarında renkler kullanılır. Siyah tül peçe ardına saklanan yüzle, resme gizemli bir boyut kazandırılmış, peçenin altında romantik ve narin bir yapının varlığı hissedilir. Son derece zarif bir forma sahip olan bu portre, Mihri Hanım’ın çok tanınan eserlerindendir.

11 – Nazmi Ziya Güran (1881 – 1937) “Şezlongda Pembeli Kadın”

Nazmi Ziya Güran, 1881 yılında İstanbul Aksaray’da doğdu. Sanatçı, babası tarafından Fatih Sultan Mehmet’in hocası Molla Gürani’ye dayanan köklü bir aileye mensuptur ve soyadı buradan gelir. Henüz ilkokuldayken resme ilgi duyan sanatçı, resim öğretmeni amcası Binbaşı Hasip’den ders almaya başlar. Güran bu dönemde, Hoca Ali Rıza ile tanışarak ondan resim dersleri alır ve sanat görüşünü de bu sayede oluşturur. 1900’lerde de minik noktalar yerine daha büyük karelerden oluşan ve mozaikleri andıran resimler yapmaya başlamıştı. Bu resimlerin uyandırdığı tesir, empresyonist ressamlarınkinden pek farklı değildir. İşte Şeker Ahmet Paşa’nın evinde Signac ile tanışan Nazmi Ziya bu sanatçıdan çok etkilenir.

12 – Burhan Doğançay (1929 – 2013) “Dünya Duvarları”

Türk ressam Burhan Doğançay 1929 yılında, tanınmış ressam ve harita subayı Adil Doğançay’ın oğlu olarak İstanbul’da dünyaya geldi. Sanat eğitimini ilk olarak babasından ve tanınmış ressam Arif Kaptan’dan aldı. Babasının teşvikiyle başlayan resim çalışmaları, Ankara Üniversitesi’nde aldığı hukuk eğitiminin ve 1955’te Paris’te bitirdiği ekonomi doktorasının önüne geçerek sanat serüveninin başlangıcı oldu. New York duvarlarıyla başlayacak önemli esin kaynağı olan ‘’Duvarlar’’ serisine de aynı yıllarda başladı. Çünkü duvarlar, hızla geçip giden yaşamın ardında kalan ‘’her şey’’ i yansıtıyordu. 1975 yılında buradan yola çıkan sanatçı, 114 ülkeyi kapsayacak olan ‘’Dünya Duvarları’’ fotoğraf projesine başladı. 1982’de bu projenin ürünlerini, Paris’te Georges Pompidou da ‘’Fısıldayan Duvarlar’’ adı altında ilk kez sergiledi.

13 – İbrahim Balaban (1921-2019)  “Dinleti”

İbrahim Balaban, 1950’lerin içinden çıktığı köy yaşamı ve sorunlarını dile getiren köylü gerçekçiliğinin önemli bir temsilcisi olduğu kadar, bu yılların öne çıkan otodidakt / naif sanatçı topluluğunun da önemli sanatçıları arasında yer almıştır. Balaban Bursa Cezaevi’nde şair Nazım Hikmet’le tanıştı. Onun desteğiyle resim yeteneğini geliştirdi. Felsefe, sosyoloji, ekonomi-politik konularında pratik bilgiler edindi. Ressam, Nazım Hikmet’le geçirdiği yıları Şair Baba ve Damdakiler kitaplarında anlattı. Balabanın ayrıca İz, İzdüşümü ve Dağda Duruşma adlı kitapları da bulunmaktadır. “Sanat yaşantının izdüşümüdür. Konu bir özdür, her öz kendi kabuğunu yapar.” kuramını benimseyen Balaban, ilk sergisini 1953’te İstanbul’da Fransız Kültür Merkezi’nde açtı.