Kültür A.Ş

Home

BASIN ODASI

“4. Çocuk Yazarlar ve “1. Genç Yazarlar Hikâye Yarışması” Sonuçları Belli Oldu.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. ve İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından 5, 6, 7 ve 8. sınıf öğrencilerine yönelik düzenlenen “4. Çocuk Yazarlar Hikâye Yarışması” ve 9, 10, 11, 12. sınıf öğrencilerine yönelik düzenlenen “1. Genç Yazarlar Hikâye Yarışması’nın sonuçları belli oldu.

Çocukların yaşadıkları şehri tanıması, hissetmesi ve bunu, Türkçe’nin dil zenginliği içerisinde anlatmasını amaçlayan yarışmanın bu yılki teması “2071’de İstanbul” olarak belirlendi. İstanbul’daki devlet okulları ve özel okullar genelinde düzenlenen yarışmalarda iki kategoride toplam yirmi öğrencinin yazdığı hikâyeler ödüle layık görüldü.

20 Öğrenci Hikâyeleriyle Ödüle Layık Görüldü

 

4. Çocuk Yazarlar Hikâye Yarışması’nda birinciliği Ataşehir Kız Anadolu İmam Hatip Ortaokulu’ndan Ecenur Aydın “2071’de İstanbul” adlı hikâyesiyle, ikinciliği Fatih Sancaktar Hayrettin Ortaokulu’ndan Muslimakhon Bakhodirova “Sultan Şehir, İstanbul” adlı hikâyesiyle, üçüncülüğü ise Gaziosmanpaşa İmam Hatip Ortaokulu’ndan Hatice Özçelik “İslambol’dan İstanbul’a” adlı hikâyesiyle kazandı. Yedi ortaokul öğrencisinin hikâyesi ise mansiyon ödülüne layık görüldü.

1. Genç Yazarlar Hikâye Yarışması’nda ise birinciliği Bakırköy Hasan Polatkan Anadolu Lisesi’nden Sümeyra Balıkçı “Yıl 2071, İstanbul’da Düşünüyorum” adlı hikâyesiyle, ikinciliği Silivri Prof. Dr. Fuat Sezgin Fen Lisesi’nden Özlem Mutlu “Lodoslu Mısralar” adlı hikâyesiyle, üçüncülüğü ise Tuzla Yunus Emre Anadolu İmam Hatip Lisesi’nden İbrahim Muhammed Gül “Şehr-i Umut” adlı hikâyesiyle kazandı. Yedi lise öğrencisinin hikâyesi ise mansiyon ödülüne layık görüldü.

Avrupa’nın En Büyük Sanat Tarihi Müzesi İstanbul’da

Bu yıl ilki gerçekleşen 1. Genç Yazarlar Hikâye Yarışması’nın birincisi Sümeyra Balıkçı’nın hikayesinin kahramanı 2001 yılında İstanbul’da doğan ve uzun yıllar yurtdışında yaşadıktan sonra İstanbul’a dönen Müştak Bey. Hikâyesinde teknoloji ile birlikte değişen İstanbul’da bizlere bir yolculuk yaptıran Balıkçı, İstanbul’da hiç değişmeyecek şeylere de vurgu yapmış. Boğazın kokusu, hala kavuşamamış Kız Kulesi ve Galata Kulesi ve hala simit yemeği seven martılar… Müştak Bey kaybettiği eşinin hatıraları arasında dolaşırken onunla ilk sinemaya gittiği AVM’nin yerinde Avrupa’nın en büyük sanat tarihi müzesini bulacaktır.

Yeşil ve Huzurlu Bir İstanbul

Bu yıl dördüncüsü gerçekleşen Çocuk Yazarlar Hikâye Yarışması’nın birincisi Ecenur Aydın’ın hikâye kahramanı ise yine kendisi. 2017 yılında Ecenur odasında otururken çok merak ettiği geleceğe bir zaman yolculuğu gerçekleştiriyor ve kendini 2071 yılının İstanbul’unda buluyor. 2071’de Ecenur’a gelecekteki Ecenur eşlik ediyor ve ona İstanbul’u gezdiriyor. Aydın’ın hikâyesinde karşımıza çıkan İstanbul sanılanın aksine yüksek binalarla çevrili değil. Tüm karmaşanın yeraltına alındığı oldukça düzenli ve yeşil alanlarla kaplı bir İstanbul karşılıyor bizleri. Ecenur 2071’in teknolojilerinin nasıl kullandığını. İstanbul’un kadim yapıları Ayasofya ve Sultanahmet Camii 2017’de ki durumlarından çok daha iyi bir vaziyette 2071’de de insanları cezbetmeye devam ediyor.

Kazananlara Birbirinden Güzel Hediyeler Verildi

Bu yıl “2071’de İstanbul” temasıyla açılan her iki yarışmanın ödül töreni, İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü Ömer Faruk Yelkenci, Ataşehir Kaymakamı Zafer Karamehmetoğlu ve İBB Kültür A.Ş. Genel Müdürü Nevzat Kütük’ün katılımıyla gerçekleştirildi.

4. Çocuk Yazarlar Hikâye Yarışması’nda dereceye giren öğrencilere çeşitli hediyeler verildi. Birinciye 1 adet iPad, Kültür A.Ş. Yayınları’ndan 100 TL’lik kitap çeki ve okul kütüphanesi için Kültür A.Ş. Çocuk Yayınları kitap seti, ikinciye 1 adet iPod ve Kültür A.Ş. Yayınları’ndan 100 TL’lik kitap çeki, üçüncüye 1 adet fotoğraf makinesi ve Kültür A.Ş. Yayınları’ndan 100 TL’lik kitap çeki, dördüncüden onuncuya kadar dereceye girerek mansiyon ödülüne layık görülen öğrencilere ise Tablet PC ve Kültür A.Ş. Yayınları’ndan 100 TL’lik kitap çeki armağan edildi. Ayrıca yarışmada dereceye giren bütün öğrencilere madalya, öğretmenlerine Kültür A.Ş. Yayınları’ndan 100 TL’lik kitap çeki, okullarına ise plaket takdim edildi.

1. Genç Yazarlar Hikâye Yarışması’nda dereceye giren öğrencilere de aynı şekilde hediyeleri takdim edildi. Birinciye 5.000 TL ve Kültür A.Ş. Yayınları’ndan 200 TL’lik kitap çeki, ikinciye 4.000 TL ve Kültür A.Ş. Yayınları’ndan 200 TL’lik kitap çeki, üçüncüye 3.000 TL ve Kültür A.Ş. Yayınları’ndan 200 TL’lik kitap çeki, dördüncüden onuncuya kadar dereceye girerek mansiyon ödülüne layık görülen öğrencilere ise 1.000 TL ve Kültür A.Ş. Yayınları’ndan 200 TL’lik kitap çeki armağan edildi. Ayrıca yarışmada dereceye giren bütün öğrencilere madalya, öğretmenlerine Kültür A.Ş. Yayınları’ndan 250 TL’lik kitap çeki, okullarına ise plaket takdim edildi.

Seçilen En İyi 20 Hikâye İki Ayrı Kitapta Toplanacak

Kültür A.Ş., bu yılki elemelerden sonra her iki yarışmada seçilen en başarılı 20 hikâyeyi de iki ayrı kitapta toplayacak. Geçen yılki 3. Çocuk Yazarlar Hikâye Yarışması’nda seçilen en iyi 10 hikâye, “Fantastik İstanbul” adıyla Kültür A.Ş. Çocuk Yayınları arasında yayımlandı.

İşte Birinci Olan Hikâyeler 

Sümeyra BALIKÇI / 1.Genç Yazarlar Hikâye Yarışması Birincisi

YIL 2071, İSTANBUL’DA DÜŞÜNÜYORUM

‘’20 Nisan 2071 tarihli Berlin-İstanbul TK 9035 sefer sayılı uçağımız inişe geçmiştir. Lütfen kemerlerinizi bağlayınız.’’ anonsunun yapıldığı sırada Müştak Bey’in heyecanını görmek lazımdı. Onun hayatında iki sevgilisi vardı. Biri İstanbul diğeri sevgili eşi Hasret Hanım. Sonunda bir sevgilisine kavuşmak üzereydi. Denizin kokusunu, gökyüzünün maviliğini, surların endamını nasıl da özlemişti. Çocukluğunun, gençliğinin geçtiği Bakırköy sokaklarını hatırladı. Eşini kaybettiği son beş yıldan beri oğlunun yanında Berlin’de yaşıyordu.         Hasret Hanım’ı İstanbul topraklarına emanet etmişti. İstanbul demek, hasret demekti. Onsuz bir İstanbul’u düşünemediği için bu topraklara gelmeye çekiniyordu.

Uçak havalimanına inmişti. Burası 2018 yılında açılmıştı. Açıldığı zaman Avrupa’nın en büyüğüydü. Yolculuğu on dakika sürmüştü. Teknoloji artık süreleri ne kadar da kısaltıyordu. Müştak Bey bavulunu aldı, havalimanından çıktı. Etrafta yükselen kocaman gökdelenleri gördü. Ne çok bina! Tabi ki binalar olacaktı, bu kadar insanı bu şehir nasıl barındırsın?  Müştak Bey bir taksi çevirdi ve Beyoğlu’nda kalacağı otele gitmesini söyledi. Yolda şoför arabanın enerjisini karşılamak için elektrik istasyonunda durdu. Bir müddet burada bekledikten sonra otele kısa sürede ulaştı. Maziye döndü, eskiden olsa trafikten beş dakikalık yolu yarım saatte zor varırlardı. İstanbul denilince akla ilk gelen şeylerden biriydi trafik ama bu sorun yeni yapılan yollarla, köprülerle, havaray ve denizrayla ortadan kalkmıştı.

Ah o Beyoğlu! Yıllar geçse de değişmeyecek olan o mekân. Havası bile aynıydı. Babası çocukken onu hep gezmeye buraya getirirdi. Buradaki şu an 151 yıllık olan  Sultanahmet Köftecisi’nin köftelerinin tadını hatırladı. Annesi duymasın, onun yaptıklarından daha çok severdi. Bavullarını kapıda duran robota koydu ve odasına çıktı. Biraz yorulmuştu. Elini yüzünü yıkamak için lavaboya gitti. Aynadaki beyaz saçları seyrekleşmiş, alnında ve yüzünde yılların getirdiği derin çizgiler olan, deniz gözlü adama “Yaşlandın be Müştak!” dedi. Yetmiş yıllık ömür dile kolay. Bir müddet dinlendikten sonra özlediği şehre kendini bırakmak istedi. Otelden çıktı, yürümeye başladı, sokaklar nereye götürürse oraya gidecekti.

Yüzüne rüzgârın getirdiği denizin kokusu çarptı. Boğaz’ın maviliğini, martıların şarkıları eşliğinde uzun bir süre seyretti. Karşıda yeni yapılan Malazgirt Köprüsü’nü gördü. Hemen yanında 15 Temmuz Şehitler Köprüsü bütün endamıyla dimdik duruyordu. Duracaktı tabii. Orası değil miydi milletin cesaretinin timsali?

Müştak Bey’in  karnı acıkmaya başlamıştı. Boğaz’a gelmişti, tabii ki balık ekmek yiyecekti. Ekmeğin yanına bir de çay söyledi. Sıcak çayı her yudumlayışında aldığı keyfi görseniz, çocuklar gibi gözlerinin içi gülüyordu. Denizin üstünden kocaman kocaman yük gemileri geçiyordu. Üzerinde Rus, Alman, İngiliz, bir sürü milletin bayrağı vardı. İstanbul ticaretin merkezi olmuştu. Bu gemilerin arasında Kız Kulesi her zamanki yerinde duruyordu.

Müştak Bey lise zamanlarını hatırladı. Okuldan sonra arkadaşlarıyla buraya gelirlerdi. Malum paraları yok bir simit bir çay alıp bütün gün dolaşırlardı. İleride simit makinesi gördü parasını atıp bir simit aldı. Aklına her sabah okul yolunda simit satan Hasan Amca geldi. Ona ileride sizin yerinizi bu makineler alacak deseydi “Aman çocuk sen de!” derdi. Bu simidi kendi için almamıştı. Simidi küçük küçük parçalara ayırıp martılara attı.

Oradan taksiye atlayıp Beyazıt’a vardı. Sahaflar Çarşısı’na geldi. Kitapların kokusunu içine çekti. Eline 1970 basım Yahya Kemal’in Aziz İstanbul kitabı geldi. Bir asırlık  kitap. Seneler geçse de kitabın değeri onun için hiç geçmiyordu. Müştak Bey kitabın sayfalarını çevirip birkaç satır okudu. Yapraklarına dokundu. Hoş şimdilerde her şey sanal yoldan işliyordu. İnsanlar gazeteleri, kitapları, dergileri sanal tabletler üzerinden okuyordu. Bu sırada yanındaki genç çocuk Mars’taki nüfusun 100 milyona ulaştığından bahsediyordu. Diğer tarafta annesinin eline yapışan çocuk ise denizin altına gidelim diye yalvarıyordu. Marmara Denizi’nin altına yapılan camdan tünelden bahsediyordu. Gerçekten de büyüleyici bir yerdi. Karşıdaki kız da uzaktaki ablasının sanal görüntüsüyle tartışıyordu.

Oradan çıktı, yolda yürürken sol koluna bir ağrı saplandı. Koluna takılı çip alarm veriyordu. “10368 Müştak Yılmaz nabız 95, tansiyon yüksek.” Bunun üzerine bir banka oturdu. Saate baktı, randevusuna geç kalıyordu. Bir buket papatya aldı. Bu sefer SUNoto ya bindi, şoföre gitmesi gereken yeri söyledi. Bu arabalar güneş enerjisiyle çalışıyordu ve daha hızlı hareket ediyorlardı.

Araba Zincirlikuyu Mezarlığı’nın önünde durdu. Kabirlerin arasında ilerleyip Hasret Yılmaz’ın adının yazılı olduğu mezara geldi. Gözleri dolmuştu, elleri titriyordu. Kendini toparlamaya çalıştı.

“Hasretlik bitti, Hasret Hanım.” diyerek elindeki çiçeği mezarın üstüne koydu. Hani hep derdin ya hiç çiçek almıyorsun Müştak diye, en sevdiğin kır papatyalarından aldım bak. Bahar geldi malum, görsen nasıl kokuyor erguvanlar. Ama ben en çok senin kokunu özledim be Hasret, biliyor musun bugün seninle ilk kez sinemaya gittiğimiz AVM’nin yerinde Avrupa’nın en büyük Sanat Tarihi Müzesi duruyor diyerek uzun bir süre sevgilisiyle dertleşti ve ona veda etti.

Otele dönerken sol yanındaki ağrı iyice artmıştı. Birden kaldırımlara yığılıverdi. Yaş yetmişti ve yolun ikinci yarısı da tamamlanmıştı.

Sala… Süleymaniye’nin minarelerinden yükselen ses ve musalla taşındaki Müştak Bey… Cenaze namazı kılındı ve  Zincirlikuyu’ya defnedildi.

İstanbul ne kadar değişirse değişsin, Zincirlikuyu’nun Boğaz’a karşı duruşu hiçbir zaman değişmeyecekti. İstanbul aşığını kucaklamıştı. Müştak Bey İstanbul’un kucağında Hasret Hanım’ın yanında yatıyordu.

O artık iki sevgilisine de kavuşmuştu.

Bir martı geçti üzerlerinden, kumru havalandı yandaki ceviz ağacından diğer dala, sevgilisinin yanına. Deniz kabarırken dalga dalga kendi köşesinde izliyordu İstanbul’u o taştan bina: Galata…

Ecenur AYDIN / 4. Çocuk Yazarlar Hikâye Yarışması Birincisi

2071’DE İSTANBUL

Merhaba! Ben İstanbul’da yaşayan on bir yaşında bir kızım. Yıl 2017. Eminim ki birçoğumuz gelecekteki teknolojiyi hayal ediyoruz. Sonra hayal ettiğimiz şeylerin gerçekleşemeyebileceğini aklımızdan geçirince de bütün muhteşem fikirler uçup gidiyor.

Ben de bir gün odamdayken gelecekteki teknolojiyi hayal ediyordum. Sonra tam başımı odamın köşesine çevirmiştim ki orada çömelerek ancak geçebileceğim büyüklükte metal görünümlü kapıyı andıran bir şey gördüm. Haberinin yayılmasını istemediğimden kimseye söylemedim. O şeyi açıp açmamakta kararsızdım. Ama sonunda ona doğru yaklaşıp baktığımda birden açılıverdi. Tam o sırada biraz korkmuş olabilirim. Kapının diğer tarafına baktığımda ise kendimi çok tuhaf hissettim. Sihirli aynalardaki gibi eğilip bükülen baş döndürücü bir görüntü vardı ve yankılı sesler duyuyordum. Oradan gelen hava göğsümü sıkıştırsa da buna dayanabileceğimi düşündüm ve hemen o tarafa geçtim.

Kapının ardındaki dünya, bambaşka bir yerdi. İnsanların giyim tarzı, davranışları, evlerin yapısı ve diğer sayamadığım birçok şey çok ilginçti. Saçları çizgi filmden fırlamış gibi duran bir kadına nerede olduğumu sordum.  Kadının beni garipsediğini anlamıştım ama umursamadım. Kadın bana “Ne demek istiyorsun?” diye sordu. Ben de “Hangi şehirdeyiz?” diye sordum. İstanbul’da olduğumuzu söyleyince ne kadar şaşırdığımı anlatmak için kelimeler yetmiyor. “Ama daha bugün burası bambaşka bir yerdi.” dedim. Kadın da bana alaycı bir şekilde “Yirmilerden bahsediyorsun herhalde canım, ama 2071 yılındayız.” dediği zaman donakaldım.

Etrafıma bakınırken Galata Kulesi’nin yakınlarında olduğumu gördüm. Galata Kulesi’nin yapısı değişmemişti. Gökyüzünden geçen bir şeyler vardı. Dikkatli bakınca insanların uçan arabalarla gezdiğini gördüm. Hayalimdeki pek çok şey gelecekte gerçekleşmişti. Birden buraya geldiğim kapıyı kaybettiğimi fark ettim. Paniğe kapıldım ve geldiğim yeri bulmak için koşmaya başladım. Hangi yöne gitmem gerektiğinden emin değildim ama içgüdülerime göre hareket ettim. Sonunda çaresizce yorgun bir hâlde yakınlarda bulduğum bir yükseltiye oturdum. Ne yapacağımı düşünürken aklıma harika bir fikir geldi. Gelecekteki kendimi bulacaktım. Sonuçta o bunları geçmişinde yaşamıştı ve ne yapılması gerektiğini biliyor olmalıydı. “Belki çoktan taşınmıştır” diye düşünsem de tek çare bu olduğundan evime gitmeye karar verdim. O sırada aklıma daha ürpertici bir düşünce geldi: Ya 2071’de artık yaşamıyorsam? Bu kötü düşünceyi aklımdan uzaklaştırmaya çalışıp yoluma devam ettim.

Karşıya geçmem gerekiyordu. Geçmişteki evim Anadolu yakasındaydı ve gelecekteki benin de orada yaşamaya devam ettiğini varsayıyordum. Bunun için eskiden limanın olduğu yere gittim. Ama orada farklı bir yapı vardı. Oraya giren insanlar bir şeyler söyleyip gözden kayboluyorlardı. Sanırım ışınlanma gibi bir yöntemle yolculuk ediyorlardı. Ben de bunu nasıl yapabileceğimi anlamaya çalışıyordum. İnsanlar kolaylıkla yolculuk yapabilmelerine rağmen, etraf çok kalabalıktı. Öyle tıklım tıklımdı ki önümü zor görüyordum. Gelecekte nüfus çok artmış olmalıydı.

Bir adamı karşısına bakarak biriyle konuşuyormuş gibi bir şeyler söylerken gördüm. Ama elinde telefon veya kulağında kulaklık görünmüyordu. Adam “Kitabletlerini hâlâ açmamışsın. Ödevlerini bitirmen gerek biliyorsun. Ayrıca birazdan oraya ışınlanacağım...” diyordu. Onun yanına gittim. Neyle konuştuğunu soracaktım ki, sadece onun yüzünün olduğu taraftan görülen bir hologram telefon gibi bir şey kullandığını gördüm.

Arkamdan bir kadın sesi duydum, “Merhaba…” diyordu. Dönüp baktığımda bana gülümseyen yaşlıca bir kadın gördüm. Sanki tanıdığım birine benziyordu. Ben kim olabileceğini düşünürken, “Tam zamanında geldim sanırım.” dedi, “Seni bulamayacağımdan korkmuştum, ama bulacağımı da biliyordum.”. Sonra gülerek “Kafan karışmış olmalı. Ben…”  diyordu ki, “Dur!” dedim, “Kim olduğunu biliyorum. Ama bu çok garip!”. Ben şaşırmış bir şekilde bakarken, o gülmeye başladı ve “Tam da hatırladığım gibi.” dedi. 

Elini omzuma koydu ve “Fazla vaktimiz yok. Sen 2017’ye dönmeden önce kısa bir gezintiye çıkabiliriz istersen” dedi. Daha önce gördüğüm uçan arabalara benzeyen bir aracın kapısını açtı ve içine oturduk. Aracın nasıl gideceğini anlamaya çalışırken birden uçmaya başlayınca biraz tedirgin hissettim. Gelecekteki kendimle konuşmak istiyordum. Sanki aklımı okudu ve “Benimle konuşmak istiyorsun değil mi?” dedi. “Benim geleceğimi yaşadın ve biliyorsun.” dedim “Sana bir sürü soru sormak istiyorum.”. Gülümseyerek “Geleceğinle ilgili bir şey söylemeyeceğim. Hayatının sürprizlerini bozmak istemem.” dedi ve ekledi “Ama her şey yoluna girecek.”

Yukarıdan bakınca, İstanbul’un ne kadar da değişmiş olduğunu daha iyi anladım. Her yerin gökdelenlerle dolu olacağını sanıyordum ama beklediğim kadar çok yüksek bina bulunmuyordu. İstanbul çok daha düzenli bir hâldeydi. Uzun süre geçmesine rağmen, Ayasofya, Sultan Ahmet Camii gibi tarihî yapılar çok iyi korunmuştu ve 2017’deki durumlarından bile daha iyi görünüyorlardı. Yeşil alanların azalmaması için özel bahçeler yapılmıştı ve özenle korunmuşlardı. Ağaçlar arasında insanlar çok huzurlu görünüyorlardı.

Bana döndü ve “Kısa bir süre sonra kendini tekrar 2017’de bulacaksın. Seni görmek çok güzeldi.” dedi. Kendimi biraz üzgün hissettim. Onun yüzüne baktığımda o da üzülmüş görünüyordu. “Ne kadar da masum bir yaştasın. Tekrar senin yerinde olmak isterdim.” dedi. “Pişman olduğun şeyler mi var?” diye sordum ve ekledim “Hem söylersen, belki ben o hataları yapmam.”. “İnsanlar hayatlarında bazı hatalar yaparlar, onlar da bizi biz yapan şeylerdir.” dedi, “Hata yapmaktan korkma”. Ben de “Seni görmek de çok güzeldi” dedim. Güzel İstanbul sokaklarında son bir kez göz gezdirirken bana bir şiir okudu:

Yıllar yılları kovalıyor,
Vaktin artık daralıyor,
Artık gitmen gerek
Ne kadar zor olsa da…

“Bu şiir ikimiz için de büyük anlamlar taşıyor…” diye düşünürken kendimi birden 2017’de tekrar odamda buldum…